Showing posts with label ebeveynlik. Show all posts
Showing posts with label ebeveynlik. Show all posts

Thursday, 18 October 2018

Türkiye’de Kreşler ve Anaokulları - 1


Çocukların Bakım ve Eğitim Hizmetlerine Erişimi


İsveç’teki araştırma bursumun süresi bitmeye yaklaşınca, memlekete dönersek ne yapacağımıza karar vermek için Türkiye’de çocuk bakım hizmetlerinin ve okul öncesi eğitimin durumunu araştırmaya başladım. Ne yazık ki karşılaştığım manzara hiç iç açıcı değil. Dahası, medyada ve özellikle de ebeveynlerin sıkça takip ettiği sosyal medya platformlarında bu konuyla ilgili müthiş bir kafa karışıklığı olduğunu gördüm. Ben de konuya kendi akademik disiplinimin penceresinden, çocukluk çalışmaları perspektifinden bakmak istedim. Önümüzdeki günlerde Türkiye’de kamusal çocuk bakımının durumu, mevcut kurumların farkları ve bu kurumların çocukların ve ailelerin hayatlarına etkileri ile ilgili bir dizi yazı yazacağım.




Kaynak: Türkiye’de Çocuk Bakım Hizmetlerinde Arz ve Talep Durumu: Bir Karma Yöntem Çalışması


Bundan bir yıl önce, Umut 1.5 yaşındayken İsveç Enstitüsü’nden bir araştırma bursu kazandım ve ailecek İsveç’e taşındık. Buraya gelme kararımızı belirleyen en önemli sebeplerden biri, Türkiye’de üç yaşın altındaki çocuklar için herhangi bir kamusal bakım hizmetinin olmayışıydı. İsveç’te ise durum tamamen farklı, 12 ayı doldurmuş bütün çocukların eğer ebeveynlerin her ikisi de çalışıyorsa tam gün, yok eğer çalışmayan bir ebeveyn varsa yarım gün kreşe gitme hakkı var.
Biz de gelip kimlik kartlarımızı çıkarır çıkarmaz kreş başvurusu yaptık. Mahallemizdeki kreşlerden birinde yer açılana kadar da Umut babasıyla birlikte haftada birkaç yarım gün açık kreşe gitti. Açık kreş, yani öppna förskola, tüm bebeklerin doğdukları günden itibaren bir yetişkinle birlikte gidebildiği, isterlerse bir köşede kendi kendilerine oynadıkları, isterlerse de yaşıtları başka çocuklarla kaynaştıkları çocuk dostu mekanlara deniyor. Bu açık kreşler günün belli saatleri belli yaş grubundan çocuklarca kullanılıyor ve özellikle de İsveç’teki uzun ebeveynlik izinleri sırasında ana babaların da sosyalleşmesi için de güzel bir fırsat sundukları için çok seviyorlar. Bir süre sıra bekledikten sonra Umut’un kamu kreşine kaydı yapıldı, yaklaşık altı aydır da haftada beş gün evimize yakın, bahçeli, çocukları bolca açık havada oynamaya teşvik eden bir kreşe gidiyor.
Yaşadığımız kreş deneyimi sayesinde güvenli ve kamusal çocuk bakımının hem aileler hem de çocuklar için ne kadar önemli bir nimet olduğunu tekrar takdir ettim. Olumlu yanları saymakla bitiremem. Umut kreş sayesinde bağımsızlaştı, kendi kendine giyinip soyunmayı, yemekten önce ellerini yıkayıp kurulamayı, masa başına geçip çatal bıçak kullanarak kendi yemeğini yemeyi öğrendi. Bunları belki evde kalsa da öğrenirdi ama elli metrekarelik evimizde kreşteki kadar çeşitli kitabı ve oyuncağı, onun boyuna uygun tefriş edilmiş açık ve kapalı alanları, gelişimini desteklemek için tasarlanmış onca nesneyi bulundurmamız mümkün değildi elbette. Kaçımızın evinde yürümeyi yeni öğrenmiş çocukların dengelerini kaybetmeden ayakkabılarını giyebilmeleri için tasarlanmış bir tabure var? Daha da önemlisi eğer kreşe gitmemiş olsaydı, arkadaş edinmeyi, onlarla birlikte oyun kurmayı, ufak tefek çatışmaları kendi başına çözmeyi ve tabii İsveççe konuşmayı öğrenemeyecekti.
Türkiye’de kreşlerin ve anaokullarının durumunu anlatmaya geçmeden önce konuyla ilgili bazı temel kavramlara açıklık getirmek gerekiyor. Türkiye’de 0-36 aylık çocuklara hizmet veren kurumlara kreş, bunu 36-72 aylık çocuklar için yapanlara ise gündüz bakım evi deniyor. Bu kurumlar bakım hizmetinden sorumlu kabul edildikleri için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlılar. İlgili yönetmelik burada. 36-66 ay arasındaki çocukların eğitimi için açılan okullara ise anaokulu deniyor. Bu tanıma göre anaokulu bakım değil eğitim hizmeti veren bir kurum olduğu için Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı. Anaokulu mevzuatına da buradan erişebilirsiniz. Fakat bütün bu kurumların, tanımların, mevzuatların ve yönetmeliklerin Türkiye’deki çocukların ciddi bir bölümünün hayatında hiçbir etkisi yok.
Neden mi? Gelin biraz da sayılarla konuşalım. Türkiye’de kadınlar doğum öncesi ve sonrası toplam 16 hafta annelik izni kullanabiliyorlar. Buna birikmiş yıllık izinleri de ekleyebiliyorlar. Bunun sonrasında bir altı ay da ücretsiz izin kullanma hakkı var. Yani özel sektörde çalışan bir kadın bütün bu izinleri uç uca eklese bile en fazla bir yıl izin kullanabiliyor. Bütün bu izinler biyolojik özcü kaidelerle belirlendiği için anne hayatta ise babaların bakım izni kullanması gibi bir olanak yok elbette.
Peki annelerinin doğum izni bittiğinde çocuklar nereye gidiyor? Türkiye’de 0-3 yaş arası çocuklara hizmet eden, halka açık, ücretsiz bir kurum yok, dahası kanunlara göre böyle bir kamusal hizmet zorunluluğu da yok. Kamuda ve özelde 150’den fazla kadın çalışanı olan işyerlerinin kreş açma zorunluluğu var, fakat pratikte bunun pek kimseye faydası dokunmuyor çünkü Türkiye’de işletmelerin büyük çoğunluğu küçük ve orta ölçekte olduğundan bu şartı sağlayan işyeri sayısı son derece düşük, kreş açma zorunluluğunu denetleyen etkin bir mekanizma da yok. Geriye kalan tek seçenek olan özel kreşler ve belediye kreşleri ise mevcut çocuk sayısını karşılayabilecek kapasitede değil, çoğu zaten 0-2 yaş arasını kabul etmiyor.
Sonuçta, Türkiye’de 2 yaşından küçük her iki yüz çocuktan sadece biri bir kurumda bakım hizmeti alabiliyor. 3 yaş için de durum pek farklı değil, mevcut bakım kurumlarının sadece yüzde altısı 3 yaşından küçük çocuklara ayrılmış durumda. 3-5 yaş grubundaki çocuklar için durum kısmen daha iyi gibi görünüyor, fakat bu yaş grubunun bile sadece üçte biri bir kuruma erişebiliyor, yani 3-5 yaş grubunda üç milyona yakın çocuk hiçbir hizmetten yararlanmıyor. Konuyla ilgili başarılı bir infografik için şuraya bakabilirsiniz.
Peki ama bunun sebepleri neler? Neden Türkiye’de yeterli kreş ve anaokulu yok, dahası neden ciddi bir talep yok? Bakım ve eğitim kurumlarına erişemeyen çocuklara neler oluyor? Bunlara sonraki yazılarda değineceğim.

Wednesday, 14 December 2016

Çocuk, Aile ve Toplum 2 – “Hasta edeceksin çocuğu”

Çocuk, aile ve toplum ilişkisinin gündelik diyaloglarla nasıl kurulduğuna dair bir önceki yazımda Ali Umut’la sokağa her çıktığımızda en az bir kişinin gelip bize bebeğimize nasıl bakmamız gerektiğiyle ilgili bir takım uyarılarda bulunduğunu, bunların makbul çocukla makbul olmayan çocuğu birbirinden ayırmaya yaradığını yazmıştım. Aslında geleneksel yapıların çözüldüğü, daha çok insanın çocuklarına yalnız baktığı bir dünyada bu müdahalelerin deneyim aktarımı yoluyla önemli bir işlevi yerine getirdiği de söylenebilir. Sonuçta bebeklerin bazen kucaklanınca değil de bir yere bırakılınca sakinleşebileceğini, gaz çıkarmanın türlü çeşitli yöntemini, o bir türlü anlam veremediğiniz ağlamanın yorgunluktan kaynaklanabileceğini çocuk büyütmüş insanlarla konuşa konuşa öğreniyorsunuz. Öte yandan aktarılan bu deneyimlerle ve gündelik uyarıların diliyle nasıl anne babalar olmamız gerektiği de tanımlanıyor. Bu yazıda bu müdahalelerin makbul ebeveynliği nasıl tarif ettiğinden bahsedeceğim.
Bir bebekle sokağa çıktığınız anda hiç tanımadığınız insanlar sizi uyarmaya başlar: huzurla size sarılmış uyuyan bebeğiniz kanguruda boğulabilir, o elindeki oyuncakta zehirli boya olabilir, tatlı tatlı kemirdiği havuç boğazına kaçabilir, mutlulukla çimlerde emeklerken üşütebilir, ağzına yel üfürebilir,  elini uzattığı yapraktan mikrop, doğduğu günden beri okşadığı kediden kuduz, buluttan nem kapabilir. Bir çocukla sakince iyi vakit geçirmeniz uygun görülmez, her gevşeklik uyarıyla karşılaşır. Çünkü çocuk bakımından sorumlu kişinin üstüne düşen en önemli görev kaygı duymaktır. Sıradan gündelik müdahalelerle kaygı sürekli canlandırılır ve anne babalar tetikte tutulur.
Ebeveynlerin korkularını tırmandıran tek şey gündelik hayatta karşılaşılan uyarılar değil elbette. Sansasyonel hızlı üretim habercilik eğiliminin bize hediyelerinden biri, her gün çocuğunuzu bekleyen yepyeni bir tehlike ile ilgili ünlemlerle donatılmış bir yazıyla karşılaşmak. Ebeveynleri dehşete düşüren başlıklarla tıklama avcılığı yapan sosyal medya yazılarında da benzer bir dil kullanılıyor. Tezimde gazete haberlerinde ev kazalarının adeta birer salgın hastalık, birer toplumsal yara gibi sunuluşunu incelediğim kısa bir bölüme şuradan ulaşabilirsiniz. Bu haberlerin dünyası tekinsiz ve tuzaklarla dolu bir yerdir, son derece kırılgan ve savunmasız varlıklar olarak tasvir edilen çocukların bu dünyada hayatta kalması bile tesadüflere bağlıdır.
Geçen yıl İstanbul’da yaklaşık 240 bin, Türkiye’de 1 milyon 325 bin, dünyada 144 milyon bebek doğmuş. Bu bebekler her iklimde, türlü koşullarda büyüyor. Üstelik bebekler oldukça dayanıklı ve onlar için “normal” sayılanlar oldukça geniş. Bunlar çocuklara dair kaygıların tamamen temelsiz olduğunu göstermiyor elbette ama meseleye böyle baktığınızda biraz sakinleşmek mümkün olabilir. Biraz olsun sakinleşmemiz de gerekiyor çünkü sürekli endişe içinde yaşamak sadece ebeveynler için değil çocuklar için de zor. Aşırı korumacılık çocukların özgürlüğünü ciddi şekilde kısıtlıyor.
Yale Üniversitesi’nden Jerome L. Singer ve Dorothy Singer’ın danışmanlığını yaptığı bir araştırma kapsamında görüşülen annelerin %86’sı, çocuklarının sokakta özgürce oynamasının onları mutlu ettiğini gözlemiş. %83’ü ise kendi kaygıları sebebiyle çocuklarını evde tuttuklarını, “sokağa salmadıklarını” söylemişler. Yankı Yazgan bu araştırma ile ilgili uzunca bir yazı yazmıştı. Elbette bu durumun fiziksel çevrenin çocuklara uygun tasarlanmamış olması gibi haklı sebepleri var. Ama bazı tehlikeleri göze almadığımız sürece çocukların hayata karışmaları, kendi başlarına hareket etmeyi öğrenmeleri mümkün değil.
Peter Stearns, Anxious Parents kitabında ebeveynlerin endişelerinin çocukların yaşam standardı yükseldikçe nasıl arttığını anlatır. Stearns’e göre yirminci yüzyıl boyunca salgın hastalıkların kontrol altına alınışı, çevrenin çocuklar için daha güvenli hale gelişi, çocuk ölüm hızının düşüşü gibi gelişmelerle çocukların kıymeti artmış, bu yüzden de kaza, şanssızlık, hastalık gibi sebeplerle çocuklara bir zarar gelmesi kabul edilemez hale gelmiştir. Bunu farklı çocuklara karşı takındığımız farklı tavırlara baktığımızda açıkça görebiliyoruz. Çatışma bölgesindeki çocuğun, göçmen çocuğun, yoksul çocuğun, işçi çocuğun başına bir şey gelmesi en fazla sıradan bir üçüncü sayfa haberi olabilirken, orta ve üst sınıfların korunaklı hayatlar yaşayan çocuklarının atlattığı tehlikeler manşetlere uygun görülüyor.
Bu durum elbette en çok çocukların iyiliğini satın alınabilen bir şeye dönüştüren piyasaya yarıyor. Çocuklarının güvenliğini sağlamak isteyen ebeveynlerin kabarmış yüreğine su serpecek bir sloganla her şeyi pazarlamak mümkün çünkü: sağlam bir araba, sağlıklı gıda, kaliteli sağlık hizmeti, iyi bir gelecek sağlayacak bir eğitim... Yukarıda bahsettiğim araştırmanın devletler, sivil toplum örgütleri ya da üniversitelerce değil de “kirlenmek güzeldir” sloganıyla çocuklara özgürlük pazarlayan Unilever tarafından desteklenmiş olduğunu da ironik bir not olarak düşmek gerek buraya.
Başladığım yere geri döneyim. Gündelik ilişkilerle birbirimize aktardığımız kaygının en önemli işlevi, çocuğa dair bütün her şeyin ailenin sorumluluğunda olduğunu hepimize belletmesi. Bu yüzden sokakta biri gelip sanki çocuğumuzun başına ne gelse sadece bizim yüzümüzden gelirmiş gibi “hasta edeceksin bu çocuğu” dediğinde şaşırmıyoruz. Endişeli ebeveynler olarak her şeyi kontrol etmemiz gerektiğine ve her şeyin kendi sorumluluğumuzda olduğuna inanıyoruz. Peki toplum bu sorumluluğun ne kadarını üstleniyor? Bu da bir sonraki yazının konusu olsun. 

*Peter N. Stearns, Anxious Parents: A History of Modern Child Rearing in America (New York: NYU Press, 2004)